Kategori arşivi: Popüler

Müdür Mustafa…

 

mustafa

 

 

 

Yukarıda adını ve resmini gizlediğim “Mustafa” türk çalışma kültürünün bir özeti aslında. İk ve İdari İşler Müdürü Mustafa, aslında iş arıyor ama o bir “müdür”, ona göre saygınızı takınmanız gerekiyor. Amerika’da, İngiltere’de orada burada saat 18:00′dan sonra Mr. John, “John” olarak hayatına devam etse de,  bir arkadaş, bir ağabey olsa da, Mustafa Bey, müdürlüğü kendisine öyle çok katmış ki, bırakın iş çıkışını, “müdür” olan ünvanı o şirket için geçerli olmasına rağmen, şirketten çıksa, atılsa ve nolursa olsun, her türlü sosyal ortamda müdürlüğünü sürdürmekte ve sizden ona göre itibar ve saygılarınızı sunmanızı beklemekte. Psikolojide buna “rol katılığı” deniyor. Yani bir rolü o kadar çok benimsiyorsunuz ki, o artık değişmeden sizin bir parçanız haline geliveriyor. Müdür Mustafa evine geliyor, eşi ve çocuğunun amiri, katı, söylediği herşey emir telakki edilmeli, çünkü o bir “müdür”.

Biat kültürünün böylesine içimize işlemesi sebebi ile bir gıdım yol alamamış olabilir miyiz acaba? Ama benim esas merak ettiğim müdür Mustafa bu davranışını hangi alt beyinden alıyor ve yol açtığı, yenilik ve serbest fikir karşısındaki durumun farkında mı? Yabancı şirketlerde ve çok ender inovatif türk şirketlerinde “renkli” kişilik ve “farklı” fikirler sunarak işe değer katacak personel aranırken, bizim kültürümüzde, patronun ve yöneticinin fikrini nasıl daha savunulabilir noktasında yenilik yapmaya kabiliyetli -fazlaca lafı uzattım aslında kısaca yalakalık- personel değerli.

Türkiye’nin eğer bir gün bir yerlere gelmesini bekliyorsak, yenilikçiliği destekleyen, farklılıklardan güç alarak sinerji oluşturma peşinde kurumsal kültürler kurmalıyız. Mustafa Müdürüme saygılarımı sunuyor, bir sonraki “müdür” olarak bulacağı iş için ise bol şanslar diliyorum.

 

Twitter RT Kampanyası

 

Kampanya: Alp PAR’dan Yılbaşı Armağanı!

Belirlenen tarih ve saate kadar @paralp twitter acountundan en çok RT yapan kişi, D&R’dan 50 TL lik hediye kartı kazanacaktır.

 

Kampanya Koşulları:

27 Kasım 2013 saat 12:00 itibarı ile düzenlediğim kampanya 31.12.2013 tarihi saat 00:00′a kadar devam edecektir.

D&R hediye kartı sadece dr.com.tr’den verilecek siparişler için geçerli bir karttır.

Kampanyaya birden çok twitter acountunuzla katılmanız tek hediye olduğu için bir anlam ifade etmeyecektir.

Kampanya koşulları önceden haber vermeksizin değiştirilebilir.

Bu kampanya bir malın satış ve pazarlama faaliyetini içermediğinden  Milli Piyango idaresinin “Karşılığı Nakit Olmayan Piyangolar ve Çekilişler Hakkında Yönetmelik” i kapsamında değildir.

Twitter kuralları gereği account’unuzun “agresif” şekilde kullanılması bazı kapsamlardan account’unuzun durdurulmasına / silinmesine sebep olabilir. Bu kampanya ile ilgili kullanımlardan ötürü twitter account’unuza gelebilecek zarar/ ziyan’dan mesul olmadığımı kullanıcı peşinen kabul taahhüt ve beyan eder.

Kampanyanın herhangi bir anda ödül vermeksizin kapanması söz konusu olursa, kampanya katılımcısı herhangi bir hak iddia edemeyeceğini peşinen kabul taahhüt ve beyan eder.

Talihli tarafımdan tamamen bir twitter account’unun yapmış olduğu RT’ler sayılarak belirlenecektir, başka bir karar merci ve itiraz hakkı yoktur, kampanya katılımcısı kampanyaya katılmakla bu hususu peşinen kabul taahhüt ve beyan eder.

Kampanya kazananı 5 Ocak 2014 günü @paralp acountundan açıklanacaktır. Kazanan kişi üç gün içinde “Direkt Mesaj” ile geri dönüş yapmaz ise hakkı bir sonraki en çok RT yapan kişiye devrolunacaktır.

http://www.dr.com.tr/catalog/products/giftcard ekranında hediye verilmesi için asgari bilgiler isim soy-isim ve e-mail adresi kazanan tarafından şahsıma bildirilmelidir. Yanlış bilgiler ve yanlış giden e-postalar ve/veya spam’e düşen e-posta sonucu ödülü teslim alamama ve/veya D&R şirketinden kaynaklı ödül alımındaki problemler ve bu gibi durumlar kesinlikle kullanıcı hatası olarak nitelenecek ve ödül verilmiş kabul edilecektir. Böyle bir durumda kullanıcı herhangi bir hak iddia edemeyeceğini peşinen kabul taahhüt ve beyan eder.

Bu kampanya ile ilgili katılımdan ötürü meydana gelebilecek herhangi bir maddi ve manevi zararın ve diğer hiç bir meselenin kesinlikle hiçbir şekilde tarafıma yüklenemeyeceğini ve bir hukuki davaya konu edilemeyeceğini katılımcı, katılmakla birlikte peşinen kabul taahhüt ve beyan eder.

 

 

Dunbar Sayısı

Teknolojinin hızla arttığı bunun sonucu olarak da ‘erişimimizin’ hızla arttığı bir dünyada yaşıyoruz. Şimdiki gençlere ‘cep telefonu’ olmadığı zamanları anlattığım zaman gülmekten kendilerini alamıyorlar. Şöyle bir dünya düşünemiyorlar: Ev telefonundan arkadaş aranır, klasik buluşma noktası olarak ‘Kadıköy Boğa’ belirlenir. ‘Şimdi çıkıyorum’ denmesinin üzerine trafik ve bilumum diğer değişkenler kafada bir hesaplanmasının ardından bir saat kestirilerek ona göre toplu taşımaya binilir. Buluşma noktasına gelindikten sonra ise etrafa bakıp, beklenen şahıs gözle aranır/taranır. Orada olmadığının anlaşılması üzerine beklenir, beklenir… Yarım saati geçtiğinde ise bir telefon kulübesi bulunarak beklenen şahsın ev telefonu aranır, çıkan anne ise…”yavrum XXX çıktı çoktan…” dinletisinden sonra tekrar bekleme noktasına gelinir. İşte bu diyaloğu şuan 30’lu yaşlarında olanlar yaşamışlardır.

İletişim sosyal medyanın hayatımıza girmesi ile değişik bir boyuta taşındı. Bu ilkokul arkadaşım, aaa liseden Ahmet, komşu Ayşe teyzenin oğlu Hasan’ı da ekledim derken listeler kabardı, en az tanıdığı olan birinin bir şekil bir yerden bağlantısı olup da eklediği yüzlerce ‘arkadaşı’ oldu. Peki acaba hiç merak ettiniz mi, bu arkadaşlardan kaçı gerçekten arkadaş?

İnsan ne kadar teknoloji ile iç içe olsa da, iletişim kanalları da teknoloji ile giderek daha geniş çaplara evrilsede, evrilmeyen bir şey var: ‘insanın kendisi’. Yaradılıştan beri insan aynı insan, duygular aynı, fizyoloji aynı. İşte bu gerçekten yola çıkan İngiliz antropolog ‘Robin Dunbar’ 1992’de bir teori geliştiriyor. Teoriyi test etmek için ise maymunların kendi aralarındaki ‘sosyal’ ilişkileri uzun süreler boyunca inceliyor. Dunbar insan neokorteksinin de ancak ‘belirli’ sayıda insan ile ‘anlamlı’ ilişkiler geliştirebileceğini buluyor. Bu sayının ise az gelişmiş bölgelerde de metropolitanlarda da ‘150’ kişi olduğu ortaya çıkıyor.

Sosyal medyanın gelişmesi ile birlikte bu araştırma sosyal medya araçlarına da uygulanıyor. Goncalves, Perra ve Vespignani ise Dunbar Sayısı üzerine 2011′de yayımladıkları Twitter’ı baz alarak yaptıkları araştırmada, dört sene boyunca insanların Twitter etkileşimleri üzerinde çalışıyorlar. Sonuç ise yine çarpıcı oluyor: 100.000 takipçisi olan da 1.000.000 takipçisi olan da, yalnızca ‘150’ kişi ile anlamlı etkileşim içinde olduğu tespit ediliyor.

İnsanlık köklerine inmeye çalışanlar, klasikleri okuyup özümseyenler günümüzün ‘davalarının’ geçmişten beri hiç ‘değişmeden’ sadece ufak ayrıntılarda farklılıklarla geldiğini gözlemleme şansını yakalamış olmalılar. Bir kabilede yaşayan insan da, metropolde yaşayan insan da aynı ‘fizyolojik’ özelliklere sahip, bunu yadsıyamayız.  ‘Elimizde kalan ne?’ diye soracak olursak, enformasyon patlamasında ‘değerli’ bilgi kaygısı yanıtını verebiliriz. Bilgi belki çok ama bunlar arasında ‘anlamlı’ bilgi damıtılması gereken bir cevher. Bu cevhere de ancak, çok okuyan ama sorgulayan ‘zeki’ kişiler sahip olabilir.

İşte bu noktada sorgulanması gereken, ‘arkadaş’ ne derece arkadaş ya da değil? Pazarlamadaki ‘Key Account Management’ kavramını arkadaşlarımıza da uygulamanın vakti gelmiştir. Yüzlerce kişi arasından sizin için ‘değerli’ olanları unutmamak önemli, on tane on kuruş da bir lira eder, iki tane elli kuruş da…

Maslow’un Son Anları

Maslow’un hiyerarşi üçgenini bilmeyen insan nadirdir, fakat son anında Maslow’un kendi geliştirdiği üçgen hakkındaki sözünü çoğunuzun bilmediğine eminim. Maslow hiyerarşisindeki son kademe olan “kendini gerçekleştirme” kısmını ölmeden çok kısa süre önce keşke en başa koysaydım, diye hayıflandığı biliniyor.

Son yirmi senedir hızla gelişen teknoloji ve azalan cihaz fiyatları ve buna paralel azalan internet servis ücreti masrafları hepimize kendimizi sanal da olsa gerçekleştirme fırsatı sundu. Bundan belki çok değil 15-20 sene öncesinde olsak, şu anda bu satırları okuma olasılığınız belki de yoktu. Yayım yapma hakkı elit ve nadir bulunan bir kesimin elinde bir güç imgesi olarak bulunmakta idi. Şimdi ise aşağı yukarı biraz mürekkep yutmuş herkes internette fikirlerini, düşüncelerini ve eğilimlerini rahatlıkla paylaşabiliyor ve kendine benzer başka insanlar bularak bir nebze olsun planetteki yalnızlığını giderebiliyor.

Bu kendini ortaya koyma ve gerçekleştirme isteği aslında insanlığın ilk zamanlarından beri, hava su, yiyecek ihtiyacı kadar önemli bir ihtiyaç. Atalarımızın yaşadıkları mağara duvarları da maslow’un yanılgısını ortaya koyuyor. Belki de duvara resimler çizen atalarımız pek çok ihtiyaçlarından önce kendilerini ifade etmeye öncelik veriyorlardı.

Bu son derece insansal kendini ifade etme ihtiyacımız da bütün bildiğimiz kavramların tekrar sorgulanmasına sebep oldu. Yapılan araştırmalara göre tüm dünyadaki herhangi bir kişiye tam 6 kademe kontak sayesinde bire – bir arkadaş listenizde ulaşmanız mümkün.  Zaten artık her türlü firmaya ve ünlüye sosyal medya sayesinde ulaşmak mümkün. Gücün içerik sağlayıcıların değil de kitlelere geçmiş olması, başta liderlik olmak üzere, tüm işletme kavramları, hatta devlet kademesinde bile bir sürü değişikliğe sebep oldu. Açık Liderlik kitabının yazarı Charlene Li, kapalı olmanın böyle bir ortamda sadece size zarar vereceğini, kontrollü bir açıklığın ise her ne yaparsanız yapın işinize katkıda bulunacağını vurguluyor.

Gücün kitlelerin elinde olduğunu kabul edip, bu kitleye kulak kabartan ve onlarla işbirliği içinde çalışan her türlü, Şirket, kampanya başarıya ulaşırken, bu gücü yadsıyanlar ise kaybetmeye mahkum oluyor. Obama’nın kampanyasındaki başarı tüm sosyal medyayı arkasına alması ve insanları kendi için çalıştırması oldu. İnsanlar kendilerini ifade etmekte özgür bırakıldılar ve kampanya için kendi içeriklerini oluşturup paylaşmaları için teşvik edildiler. Dediğiniz her şey, yaptığınız her şey aslında kendinize verdiğiniz bir sözdür, paylaştığınız içerik de aslında sizde var olan bir inancın perçinlenmesini sağlar.

İçerik paylaştırmanın gücünü değişik bir noktaya taşıyabiliriz. İkinci dünya savaşında Japonların savaş esirlerine kullandığı sıra dışı bir metot, aslında söyledikleriniz / (bizim vakamızda paylaştığınız) bunun arkasında durmak için harcayacağınız çaba ile yapabilecekleriniz arasında dudak uçuklatan bir noktayı gözler önüne seriyor. Japonlar ele geçirdikleri Amerikan askerleri konuşturmak için, ne kendilerine işkence yapıyorlar, ne de baskı uyguluyorlar. Sadece tutsak halde olan Amerikalılara ülkelerini kötüler tarzda yazılar yazdıkları takdirde, elma, fazladan bir parça küçük ekmek gibi ödüller veriyorlar. İlk başta zararsız gibi görünen bu ufak oyun, bahsettiğimiz psikolojik etkiden ötürü yazıyı yazanların ülkelerine karşı negatif hisler beslemelerine sebep oluyor ve böyle devam ede ede, hiçbir baskı ve şiddet ile karşı karşıya olmamalarına rağmen, her türlü devlet sırrını kendileri söylüyorlar. Hatta öyle noktalara gelenler oluyor ki, ulusal canlı radyo kanallarında kendi ülkelerinin aleyhine konuşmalar yapanlar bulunuyor.

İşte bir şey paylaşma sadece paylaşma olarak da kalmıyor, yönlendirilmiş bir paylaştırma kültürü de her türlü başarıyı beraberinde getirebiliyor. İnternette hepimizin bir yeri olduğu şu günlerde, paylaştıklarımız inançlarımız, inandıklarımız hayatımız ve geleceğimize dönüşüyor. Yayım ve paylaşma hakkımızı doğru ve etkin kullanabilme temennisi ile…