Aylık arşivler: Şubat 2013

Maslow’un Son Anları

Maslow’un hiyerarşi üçgenini bilmeyen insan nadirdir, fakat son anında Maslow’un kendi geliştirdiği üçgen hakkındaki sözünü çoğunuzun bilmediğine eminim. Maslow hiyerarşisindeki son kademe olan “kendini gerçekleştirme” kısmını ölmeden çok kısa süre önce keşke en başa koysaydım, diye hayıflandığı biliniyor.

Son yirmi senedir hızla gelişen teknoloji ve azalan cihaz fiyatları ve buna paralel azalan internet servis ücreti masrafları hepimize kendimizi sanal da olsa gerçekleştirme fırsatı sundu. Bundan belki çok değil 15-20 sene öncesinde olsak, şu anda bu satırları okuma olasılığınız belki de yoktu. Yayım yapma hakkı elit ve nadir bulunan bir kesimin elinde bir güç imgesi olarak bulunmakta idi. Şimdi ise aşağı yukarı biraz mürekkep yutmuş herkes internette fikirlerini, düşüncelerini ve eğilimlerini rahatlıkla paylaşabiliyor ve kendine benzer başka insanlar bularak bir nebze olsun planetteki yalnızlığını giderebiliyor.

Bu kendini ortaya koyma ve gerçekleştirme isteği aslında insanlığın ilk zamanlarından beri, hava su, yiyecek ihtiyacı kadar önemli bir ihtiyaç. Atalarımızın yaşadıkları mağara duvarları da maslow’un yanılgısını ortaya koyuyor. Belki de duvara resimler çizen atalarımız pek çok ihtiyaçlarından önce kendilerini ifade etmeye öncelik veriyorlardı.

Bu son derece insansal kendini ifade etme ihtiyacımız da bütün bildiğimiz kavramların tekrar sorgulanmasına sebep oldu. Yapılan araştırmalara göre tüm dünyadaki herhangi bir kişiye tam 6 kademe kontak sayesinde bire – bir arkadaş listenizde ulaşmanız mümkün.  Zaten artık her türlü firmaya ve ünlüye sosyal medya sayesinde ulaşmak mümkün. Gücün içerik sağlayıcıların değil de kitlelere geçmiş olması, başta liderlik olmak üzere, tüm işletme kavramları, hatta devlet kademesinde bile bir sürü değişikliğe sebep oldu. Açık Liderlik kitabının yazarı Charlene Li, kapalı olmanın böyle bir ortamda sadece size zarar vereceğini, kontrollü bir açıklığın ise her ne yaparsanız yapın işinize katkıda bulunacağını vurguluyor.

Gücün kitlelerin elinde olduğunu kabul edip, bu kitleye kulak kabartan ve onlarla işbirliği içinde çalışan her türlü, Şirket, kampanya başarıya ulaşırken, bu gücü yadsıyanlar ise kaybetmeye mahkum oluyor. Obama’nın kampanyasındaki başarı tüm sosyal medyayı arkasına alması ve insanları kendi için çalıştırması oldu. İnsanlar kendilerini ifade etmekte özgür bırakıldılar ve kampanya için kendi içeriklerini oluşturup paylaşmaları için teşvik edildiler. Dediğiniz her şey, yaptığınız her şey aslında kendinize verdiğiniz bir sözdür, paylaştığınız içerik de aslında sizde var olan bir inancın perçinlenmesini sağlar.

İçerik paylaştırmanın gücünü değişik bir noktaya taşıyabiliriz. İkinci dünya savaşında Japonların savaş esirlerine kullandığı sıra dışı bir metot, aslında söyledikleriniz / (bizim vakamızda paylaştığınız) bunun arkasında durmak için harcayacağınız çaba ile yapabilecekleriniz arasında dudak uçuklatan bir noktayı gözler önüne seriyor. Japonlar ele geçirdikleri Amerikan askerleri konuşturmak için, ne kendilerine işkence yapıyorlar, ne de baskı uyguluyorlar. Sadece tutsak halde olan Amerikalılara ülkelerini kötüler tarzda yazılar yazdıkları takdirde, elma, fazladan bir parça küçük ekmek gibi ödüller veriyorlar. İlk başta zararsız gibi görünen bu ufak oyun, bahsettiğimiz psikolojik etkiden ötürü yazıyı yazanların ülkelerine karşı negatif hisler beslemelerine sebep oluyor ve böyle devam ede ede, hiçbir baskı ve şiddet ile karşı karşıya olmamalarına rağmen, her türlü devlet sırrını kendileri söylüyorlar. Hatta öyle noktalara gelenler oluyor ki, ulusal canlı radyo kanallarında kendi ülkelerinin aleyhine konuşmalar yapanlar bulunuyor.

İşte bir şey paylaşma sadece paylaşma olarak da kalmıyor, yönlendirilmiş bir paylaştırma kültürü de her türlü başarıyı beraberinde getirebiliyor. İnternette hepimizin bir yeri olduğu şu günlerde, paylaştıklarımız inançlarımız, inandıklarımız hayatımız ve geleceğimize dönüşüyor. Yayım ve paylaşma hakkımızı doğru ve etkin kullanabilme temennisi ile…